Showing posts with label Muhammed Mustafa sav. Show all posts
Showing posts with label Muhammed Mustafa sav. Show all posts

2/28/2010

Salavat Getirmenin Faziletleri Saymakla Bitmez!



"Allah ve melekleri Nebi üzerine salavat getirirler. Ey İman edenler! Onun üzerine salatü selam getirin." (Ahzap,56)
Peygamber Efendimiz(s.a.v)de Kim bana bir defa salâvat getirirse, Allahu Teala da ona on defa Salât eder(rahmet ve mağfiret eder) buyurmuştur.

SALÂT-U SELÂM;

1.Allah'ın emrine sarılmaktır.
2.Allah'dan olan salat, af ve rahmeti demektir; meleklerden olursa, salat istiğfardır; iman edenlerden salat, duadır.
3.Salat-u selam getiren kişi, meleklere muvafakat etmiş olur.
4.Bir defa salatü selam getirene, Allahu Teala on defa rahmet eder.
5.On derece yükseltir; on sevap verilir.
6.On tane günahı silinir.
7.Dua eden kimse duasına salatü selamla başlarsa, duasının kabul edileceği umulur.
8.Peygamberimizin (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) şefaatine nail olur.
9.Kulun sıkıntılarının giderilmesine sebep olur.
10.Kıyamet günü kişinin peygamberimize yakın olmasına sebep olur.
11.Yoksul ve fakir kimseler için sadaka yerine geçer.
12.İhtiyaçların giderilmesine sebeptir.
13.Salatü selam getirenin üzerine Allahın affı ve Meleklerin istiğfarı tahakkuk eder.
14.Salatü selam getiren kimseyi Salatü selam ruhunu temizler.
15.Ölmeden önce Cennetle müjdelenmesine sebep olur.
16.Kıyamet gününün sıkıntılarından kurtulmaya sebeptir.
17. Salatü selam getirene Peygamber efendimiz bizzat(Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) karşılık verir.
18.Kulun unuttuğu şeyi hatırlamasına vesile olur.
19.Meclisleri temizler; Kıyamet günü o meclisin pişmanlık meclisi olmasına kefaret olur.
20.Peygamber efendimizin (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) ismi geçtiğinde Salatü selam getiren, asıl cimrilikten kurtulmuş olur.
21.Peygamber efendimizin(Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) ismi geçtiğinde Salatü selam getirmeyene burnu sürtülsün bedduasından kurtuluş vardır.
22.Besmele ve hamdele ile başlanılan sözler ancak salatü selam ile tamamlanmış olur.
23.Sırat üzerinde kişiye nur olur.
24.Kişi cefadan onunla kurtulur.
25.Allahın sema ve arz ehline Salatü selam getirenleri övmesi tahakkuk eder.
26.Cennette hurilerin çoğalmasına sebep olur.
27.Salatü selam nurdur. Onun sebebiyle düşmanlara galip gelinir. Kalpler münafıklıktan temizlenir.
28.Kişiyi insanlara sevdirir ve efendimizin rüyada görülmesine sebep olur.
29.Salatü selam getirene, Allahda seni affetti diye nida eden özel görevli melekler vardır.
30.Kişinin hayatında, ailesinde ve amelinde berekettir.
31.Peygamberimizin (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) muhabbetinin devamına sebeptir.
32.Kişinin hidayetinin ve kalbinin diriliğinin sebebidir.
33.İsmi Resülullaha arzedilir.
34.Allahu Tealanın bize vermiş olduğu nimetlere şükrün sebebidir.
35.Allah'a şükürle birlikte, Allah'ı zikirdir.
36.Kıyamet gününün susuzluğuna engeldir.
37.Sırata ayağı sağlam basıp, sıratı geçmeye sebeptir.


(ALINTI)

2/22/2010

Mevlid Gecesi Özel - Sesli Sohbetler



Efendimiz sallallâhu tealâ aleyhi ve sellem, Rebiul Evvel ayının 12. gecesi dünyaya teşrif ettiler. 25 Şubat 2010 Perşembe Gecesi'ne denk geliyor bu sene. O'nu en güzel anmak, en güzel anlamak, anlatmak nasip eylesin Rabbimiz. Çokça salâtu selâm olsun O Peygamber-i Zişân'a. Şefaatlerine nâil olanlardan olmak duâsıyla.


Mustafa Özşimşekler Hocaefendi







Cübbeli Ahmet Hocaefendi





4/17/2009

Saadete Ulaştıran Yol

Saadete Ulaştıran Yol; Sünneti Yaşamak


Hz. Muhammed (sas)'e ilk ayetin gelmesi ile O'nun peygamberlik vazifesi başlamış oluyordu. Bu anda O'nun tek başına olduğunu görüyoruz. Yani o tarihte dünya üzerinde Müslüman adedi birdir ve İslam toprakları Peygamber'imizin ayağını bastığı yer kadardır.

On sene sonrasına göz attığımızda Müslümanların sayısı artmış, İslam toprakları hatırı sayılır derecede genişlemiştir. Şayet her on senenin bir haritasını çizmek gerekirse görülecektir ki, bir asır içinde, bir yandan Müslümanların sayısı artarken, öte taraftan İslam toprakları genişlemiş, devlet hazinesi de o ölçüde dolmuştur. 





Meselenin maddî yönü böyle iken manevî yönüne el atıldığında daha çok dikkatimizi çekecek hallerle karşılaşıyoruz; 

Düşmanların dost, hırsızların doğru, cahillerin âlim, pislerin temiz, kabilelerin devlet, kanunsuzların medenî ve değersiz kimselerin değer buldukları, tarihî bir hakikattir. 

Bana göre çok kısa bir zamanda bir kişinin bu derece muvaffak olmasının sebepleri üzerinde araştırmak, Müslüman'ın vazifesidir. 

Şunu unutmamalı ki; Peygamber'in yaptıklarını yapmak sünnettir. Aynı şartlar insanı aynı sonuca götüreceğine göre, Peygamber'i taklit edenler de Peygamber'in ulaştığı başarılara ulaşacaktır. Peygamber'i taklit etmenin, hele şu devirde zorlaştığı açıktır. Lâkin kıymetli şeylerin zorluklar karşılığı elde edildiği de herkes tarafından bilinmektedir. Cennet kıymetsiz bir şey olmadığı gibi ucuz da değildir. 

Siyer kitaplarını okuyanlar bilirler ki, Resûlullah iki cihan serveri olmasına rağmen, Habibullah olmasına rağmen, pek çok eza ve cefalarla karşılaşmıştır. Zamanında açlık, yoksulluk, devamlı hareket halinde olma, yaralanma, yerinden yurdundan kovulma, ihanetler, suikastlar hepsi hepsi O'nun (sas) başına gelmiştir. O (sas) bütün bu hadiseler karşısında 'a güvenmenin ve sığınmanın gayreti içindedir ve devamlı İslam'ı yaşamanın, anlatmanın verdiği vazife şuuruna sıkı sıkıya bağlıdır. 

Peygamberimiz, meseleyi bir noktada düğümlüyor: 

" birdir, dünya ve ahiret saadeti O'na inanmaya bağlıdır." 

Ben halen kendimi bu tebliğin karşısında hissederim. 'tan başka mabud edinmemek ve 'a inanmanın sonucu dünya ve ahiret saadetine ulaşmak... Bundan anlıyorum ki, 'a inanmakta ve sünnet-i seniyyeye ittiba etmekte, dünya saadeti gizlidir. Bu inanç saadet çekirdeği gibi gönlümüzde yeşermekte, en zor anlarda dahi içimizde bir tûba ağacı meyvelerini vermektedir. Dış dünyamızda kıyametler koparken içimizde hususi bir dünya bulunmaktadır ve biz, içimizdeki dünya hayatında mesut yaşamaktayız. 

Şair diyor ki; 

"Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde." 

Biz saadetler içinde yüzen bir dünya bulamasak da saadet bizim içimizde. 

Evet, iman ve sünnet-i seniyye baştan başa dermandır. Bu dermanın hangisi bizim derdimize şifa bilemeyiz.

Hekimoğlu İsmail

9/20/2008

"O" {sav}













“(Ey Rasûlüm!) Şüphesiz ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin!” (el-Kalem, 4)

“(Ey mü’minler!) And olsun ki Rasûlullâh’ta sizin için, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için bir «üsve-i hasene» (iktidâya şâyan en güzel bir örnek) vardır.” (el-Ahzâb, 21)

“Şüphesiz ki Allâh ve melekleri, Peygamber’e (çokça) salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!” (el-Ahzâb, 56)

“…Rasûl size ne verdiyse onu alın! Size neyi yasakladıysa ondan da kaçının ve Allâh’tan korkun! Çünkü Allâh’ın azâbı şiddetlidir.” (el-Haşr, 7)

“Ey îmân edenler! Allâh’a itâat edin ve Peygamber’e itâat edin ki amellerinizi boşa çıkarmayın!” (Muhammed, 33)

“Kim Allâh’a ve Rasûl’e itâat ederse, işte onlar, Allâh’ın kendilerine nîmet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerle berâberdir. Onlar ne güzel dost(lar)dır.” (en-Nisâ, 69)

“Onlar bilmiyorlar mı ki, kim Allâh’a ve Rasûlü’ne karşı koymaya kalkarsa, ona, içinde sürekli kalacağı cehennem ateşi vardır! İşte büyük rezillik budur.” (et-Tevbe, 63)

9/09/2008

Kıblenin Değişmesi










İslâm’ın ilk yıllarında namaz, Beyt-i Makdis’e (Kudüs’e) doğru kılınıyordu. Ancak, Hicret’ten önce Rasûlullah (s.a.s.) Mekke’de namaz kılarken, mümkün mertebe Kâbe’yi arkasına almaz; Kâbe, kendisiyle Beyt-i Makdis arasında kalacak şekilde, Rükn-i Yemânî ile Rükn-i Hacer-i esved arasında namaza dururdu. Böylece hem Kâbe’ye hem de Kudüsteki Mescid-i Aksa’ya yönelmiş oluyordu. Hicretten sonra Medine’de Mescid-i Aksa’ya yöneldiğinde Kâbe’nin arka tarafta kalmasından Rasûlullah (s.a.s.) üzüntü duyuyor, kıblenin Kâbe’ye çevrilmesini içten arzu ediyordu.(160) Çünkü Kâbe, atası Hz. İbrahim’in kıblesiydi.


Hicretten 16-17 ay kadar sonra, Şaban ayının 15′inci günü Hz. Peygamber (sa.s.) Medine’de Selemeoğulları Yurdu’nda öğle namazı kıldırırken, ikinci rek’atın sonunda;(161)
“Yüzünü gök yüzüne çevirip durduğunu görüyoruz. Seni elbette hoşnut olduğun kıbleye çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Harâm’a doğru çevir. (Ey mü’minler) siz de nerede olursanız, (namazda) yüzlerinizi, onun tarafına çeviriniz…” (el-Bakara Sûresi, 144) anlamındaki âyet nâzil oldu. Hz. Peygamber yönünü hemen Kudüs’ten Mescid-i Harâm’a çevirdi. Cemâat da saflarıyla birlikte döndüler. Kudüs’e doğru başlanılan namazın, son iki rek’atı, Kâbe’ye yönelinerek tamamlandı. Bu yüzden Selemeoğulları Mescidine “Mescid-i Kıbleteyn” (iki kıbleli mescid) denilmiştir.

Dipnotlar:
(160) Zâdü’l-Meâd, 2/147
(161) Bkz. el-Buhârî, 1/15; Tecrid Tercemesi, 1/41 (Hadis No: 38); İbnü’l-Esîr, a.g.e., 3/252; Târih-i Din-i İslâm 3/65; Tahir Olgun, İbâdet Tarihi, s. 80, İst., 1946; M. Zihni Efendi, Kitabü’s-Salât, s.75, İst.,1326

8/18/2008

Edep

Hz. Ebu Bekrin kızı ve Efendimiz'in zevcesi, hepimizin de kıyamete ve oradan da ebede kadar anası Hz. Aişe (ra) validemize sorulur:

-Allah Rasûlü'nün ahlâkı nasıldı?

-Siz hiç Kur'ân okumadınız mı?

"Okuduk" derler.

Cevap verir:

-O'nun ahlâkı Kurân'dı.

İşte Mürebbîsi Allah olan Efendimiz (sav), böyle edebin ufuk noktasındadır. Demek ki edep öğrenmek isteyen O'na bakmalı ve O endam aynasında edebi kendi kâmetine uygun şekilde seyretmelidir.


Hz. Enes anlatıyor: On sene Allah Rasulü'ne (sav) hizmet ettim. (Zaten Allah Rasulü'nün (sav) hizmetine girdiğinde de on yaşlarındaydı). Bir defa dahi, yaptığım bir iş için "Neden yaptın?", yapmadığım bir iş için de "Neden yapmadın?" dediğini duymadım. Hatta bir defasında beni bir işe göndermişti. Sokakta oyuna daldım. Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Bir ara arkadan birinin kulağımı tuttuğunu hissettim.. döndüm baktım ki Allah Rasûlü (sav). Yüzünde yine aynı tebessüm. "Hemen gidiyorum, Ya Rasûlallah" dedim ve koşarak bana verdiği işe gittim.

O, Allah (cc) ahlâkıyla ahlâklanmış ve ümmetinin de aynı ahlâkla ahlâklanmasını emir buyurmuştu. Bunu öğreneceğimiz iki ana kaynak vardır; onlar da Kur'ân ve edeb-i Rasûlullah diyeceğimiz Sünnet.

Alıntıdır.

8/13/2008

"Madâ vaktunnevm.."

İlk vahiyden sonra yollarda kutlu Nebi.. O'nu anlatıyor hep.
Herkese..



En yakınından başlayarak en uzaklara..


"Qûlû Lailahe illallah ve tuflihû" Laiheillallah deyin kurtulun!


Sokaklarda, panayırlarda, çarşıda-pazarda her mekan ve imkanda O'nu anlatıyor..


Ve arkasında amcası Ebu Leheb var hep; Hakikate kör Ebu Leheb!


Halbuki ne kadar da seviyordu Muhammed'i..Akikasını bile O yapmıştı halbuki..


Hep arkasında ve O, O'na çağırdıkça, nura çağırıdkça haykırıyor Ebu Leheb;


"İnanmayın sakın O'na! O bir sihirbazdır! O bir mecnundur. Ben amcasıyım O'nu herkesden daha iyi bilirim!"


Ve siyerin kaydettiği bin türlü eziyet..Kainatın sebebine yaratıldığı O en Sevgili'ye..


Ama hiç aldırmıyor O! Davasına kilitlenmiş..Aklı yüreği hep O'nunla meşgul..
Ve hiç uyumuyor..


Bir gün O'nu en en çok seveni Hadice yaklaşıyor yanına şefkatle ve; 
" Yavaş.." diyor.." Yavaş ol biraz ne olur..Sen hiç uyumuyorsun"


Hüzünle bakıyor O, sevdiğinin gözlerine..Yılgınlık yok ama, umudla, iştiyakla;
"Madâ vaktunnevm Ya Hadice.." 
-Artık uyku vakti geçti ya Hatice!

Yankılanıyor tâ ötelerden Şimdiye..
Şu asrın karanlıklarına;


"Madâ vaktunnevm Ya Hadice.." 


"Madâ vaktunnevm.." 


"Madâ vaktunnevm.." 


"Madâ vaktunnevm.." 


"Madâ vaktunnevm.." 




"Madâ vaktunnevm ya Nas!.." 



monaroza

7/04/2008

Solmayan Gül!


Gülü tarife ne hacet; gül Sevda-yı Muhammedî'dir. Gülün sevdası kalbimizin hâfi tepelerinde, ahfâ zirvelerinde sancak açmıştır.

Ve bizler, gönlü gülşen olan insanlara meftun oluruz, Kainatın Solmayan Gülü'nün aşkıyla...

Gün gelir, gözyaşıyla gül sularız. Bir gül için bin dikene su veririz. Ve biliriz ki, güllerin içinde diken yoktur, dikenler içinde gül vardır.

O, aşkımızın mihrabındaki gül...O, alemlere rahmet olarak gönderilen bir rasûl...O, çöl sıcağındaki bir kevser şelâlesi...

O, teşrifiyle kainatı aydınlatan ve ışık bahşeden sonsuz bir nur şulesi...

Gündüzleri dünyayı ışıtan güneş ve geceleri gökyüzünde çiçek çiçek açan yıldızlar, O'nun sönmeyen ışığının en mütevazi kandilleri... Sera da, süreyya da O'nun nuruyla aydınlanır...

O'nun sîreti bir amaç, O'nun sünneti bir hidayet, O'nun sureti gönüllere ülfet ve nimet veren bir âb-ı hayat...

Ruhumuz O'na aşık...O, gül mushaflı sevdamızın sembolü...O, onsekiz bin alemin emsali olmayan gülü...



Alıntıdır

Yahudi'nin Efendimize (sav) Selamı

Resuli-Ekrem (.s.a.a)'in eşi Ayşe, Resul-i Ekrem (s.a.a)'ın huzurunda oturmuştu ki, Yahudi bir adam içeri girdi. Girdiği anda Selam un aleykum yerine
- Essamu aleykum' yani 'ölüm üzerinize olsun'dedi. Uzun sürmedi, başka biri daha geldi. O da selam yerine
- Ölüm üzerinize olsun' dedi. Bunun tesadüf olmadığı malumdu. Resul-i Ekrem (s.a.a)'i dille incitmek için yapılan bir plandı. Ayşe çok öfkelendi, ve
- Ölüm sizin üzerinize olsun...' diye bağırdı.
Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurdu:
- Ey Ayşe küfür etme, küfür şekillenirse en kötü ve çirkin bir biçimde mücessem olur. Yumuşaklık ve sabırlı olmak, her neyin üzerine konursa, onu güzelleştirir, süsler ve her şeyin üzerinden kaldırılırsa güzelliğini azaltır. Niçin sinirlenip öfkelendin?
Ayşe:
- Görmüyor musun ya Resulullah'ın, bunlar küstahlık ederek, utanmadan selam yerine ne diyorlar?
- Evet, görüyorum onun için bende, 'Aleykum' yani 'sizin üzerinize olsun' diye cevap verdim, bu kadarı kafiydi.'

5/24/2008

Benim de Gözümün Yaşını Silermisin?

Ey Resul ! Ey Rahim, ve Ey Kerim …

Ey; gözlerinde cenneti saklayan, ayağını bastığı yerler cennet kokan nebi!.

Ey; Yaradan’ın en guzel eseri!. “Sen olmasaydın, sen olmasaydın.. alemleri yaratmazdım!.” dedigi!. Var oluşunun şerefine, bütün varlığı hediye ettiği!.

Ey; insanoğlunun ufku -en güzel insan.. Allah’ın sevgilisi, kainatın gozbebeği!.

Sen den şefaat dilenen biçarelerin en sefiliyim, desem.. şefaat edermisin?.

Ey; kupkuru çölleri cennete ceviren gül!.

Ey; gönlünden gül dökülen resul!.

Küçük kız çocuğunun elinden tutup da giden, kuşu ölen çocuğa başsağlığı dileyen.. gözlerinden yaş dökülen devenin gözyaşlarını silen resul!.

Benim de gözümün yaşını siler misin?.

Küçük kız çocuğunun tuttuğu gibi tutsam elinden; yüreğimden binlerce kuş uctu, bin’i de öldü desem.. bana cennet kuşlarından bir kuş bahşeder misin?.

Ey; Islam’ın peygamberi!. Sevda ikliminin, en güzel mevsiminin, en guzel çiçeği!.Ama mahzun, ama kederli…Daima düşüncede, daima hüzün icinde ömründe, bir defa bile, kahkahayla gülmemiş.. gül yüzlü, güler yüzlü sevgili!.

Gözlerimi yumsam, ve; hulyana dalsam.. o gül kokulu gülüşün ile, benim de gözlerimin içine güler misin?. Bir kerecik olsun seni düşünerek başımı koyduğum olmuşsa yastığıma,tutunduğum olmuşsa sana ve senin sevdana.. işte onun, işte onun hatrına!.

Ey; gözünü sevdiğim, özünü sevdiğim, sözünü sevdiğim!.

Ey; gönlümün sultanı efendim!. Ümidim, muradım, kurtarıcım, mujdecim…

Seninle Kevser havuzunun başında bulusabilecek miyim?. desem.. bulundugun yerden, yureğime bir damla su serper misin?.

Seni sevsem!. Cok, cok sevsem!. Öyle cok sevsem ki; sen koksa özüm, yüreğim.. sen koksa nazım, edam.. gönlüm sen dolsa, benim herşeyim sen olsan ! Ali’n, Fatıma’n gibi olsam!. Seni, onlar gibi seviyor olsam.. sen de; beni, onları sevdiğin gibi sever misin?

Ey; bize bizden daha ziyade merhamet eden!. “Ümmetim, ümmetim!.” diyerek, üstümüze titreyen!.

Ey; en ziyade muhtacımız, en cok isteyenimiz!. Bizi, Hak’tan dileyenimiz!.

Sen, umanı umutsuzluğa düşürmezsin!. Sen, senden isteyeni geri çevirmezsin!.

Asr-ı saadet’ten değilim!. Kokladığın gül, soludugun hava, yediğin hurma, içtiğin süt, okşadığın kuzu, bindiğin deve, avuçladıgın kum dahi değilim!. Bir
kez olsun, yüzüne yüz sürmedim!.

Lakin; ben, senin.. “Kardeşlerim!.” dediğindenim!. Ve; sana ve sünnetine revan olmak isteyenlerdenim!. Ve lakin; daha hala sevgili Veysel Karani’nin tırnağının ucu misali bile değilim, desem.. bana da hırkandan gonderir misin

Doğduğun günün, gecenin hürmetine.. bu gün ve gece; yüreğime, bir nur olup düşer misin?.

Sevgili Peygamberim!. Rabbim; sana ve, senin al ve ashabına.. ağaçların yaprakları, denizlerin dalgaları ve yağmurların damlaları sayısınca salat, selam ve bereketler ihsan eylesin;

Amin…Amin…Amin…


Alıntıdır.  (Çok araştırmama rağmen yazının kaynağını bulamadım.)

5/17/2008

Cömert Rasul (aleyhisselam)






Bir ismi “Cevâd-Ecved/En iyi, Cömert” olan Peygamberimiz her haliyle örnek olduğu gibi ikram etmesiyle paylaşmasıyla da örnekti.

Hiçbir karşılık beklemeden gerekli yerlerde ve gerektiği ölçüde başkalarının yararına harcamalarda bulundu. İslâm dinin temel erdemlerden birisi olan cömertliğin en ast seviyesinde olan bir Rasûldü. İkram sahibi olan Allah’ın elçisi olarak her zaman ikram etmesi candan benimsedi. Her türlü yardımda, karşılık beklemeden, gösteriş yapmadan, kimseyi incitmeden, başa kakmadan, yanındaki değer taşıyan mallardan etrafındakilere dağıttı, dağıttı…

İnsanların En Cömerdi

Kendisini çok yakından tanıyan sahâbîler O’nu; "İnsanların en cömerdi" olarak tanıtmışlardı. Cömertliğinin ramazan ayında daha da arttığını belirtilmişlerdi.

Kaynaklar onun cömertliğini yağmurla mukayese ederler ve hayır konusunda yağmurdan daha cömert olduğunu kaydederlerdi. Yağmurdan herkes, değişik inançlara sahip olsalar bile hiçbir ayırım gözetmeksizin istifade ettikleri gibi, onun cömertliğinden de her kesim faydalanmıştır. Hz. Peygamber kendinden istenen bir şeye yok dememişti.

Zaten Kur’an-ı Kerim’de, cömertler çok övüldü. Kur'an-ı Kerim'de insanlar hayra, ihsana, yardıma teşvik edilirken, cimrilik gösterenlerin bu davranışlarının kendileri için iyi olmadığı ve bilakis fena olduğu, Allah'ın cimrileri sevmediği, cimriliğin zararının, cimri insanın bizzat kendisine dokunacağı, cimrilikten korunanların kurtuluşa ereceği, cimrilik edenin düştüğü zaman malının kendisine fayda sağlamayacağı bildirildi.

Cimrilik Helâktır

Hz. Peygamber, cimrilik sebebiyle geçmişte bazı milletlerin helak olduklarını şu sözleriyle bildirdi: "Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik sizden öncekileri helâk etmiş; onları birbirinin kanlarını dökmeye, haramlarını helal saymaya sevketmiştir". (Müslim, III, 1996.)

Hz. Peygamber, çeşitli alanlarda kaynak ve imkân savurganlığını, yani israfı önlemeye yönelik çabalarda bulunmuştu. "Yiyiniz, içiniz, tasadduk ediniz, giyininiz. Fakat israf etmeyerek ve kibirlenmeyerek" (Buhârî, I, 33; İbn Mâce, II, 1192. ) buyurmuştu. Abdest alırken bile suyun israf edilmemesini istemiş, kişinin zamanını, en iyi bir şekilde değerlendirme imkânına sahip bulunduğu dönem olan gençliğini, yani bir bakıma işgücünü, servetini, ilim gibi kaynak ve imkânlarını nasıl kullandığından sorguya çekileceğini bildirmişti. Bu suretle, kişinin, bahsi geçen kaynak ve imkânları kullanırken sorumluluğunun bilincinde olması gerektiğine dikkat çekmişti. Hz. Peygamber'in bir yönetici olarak da, cömertlik sıfatına hâizdi.

O her şeyde örnekti, cömertlikte de en üst derecedeydi…


Musa Tektaş / moralhaber.net

2/16/2008

Peygamberimiz (sav)in Güzel Ahlakı

Allah (c.c.), Kuran-ı Kerimde Peygamberimiz (sav)e "Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerindesin" (Kalem Suresi, 4) buyurmuştur. Resul-ü Ekrem (sav) bir hadisinde, "Ben ancak ahlak faziletlerini tamamlamak için gönderildim" (Beyhaki) diyerek, yaşantısının, her müminin uygulaması gereken örneklerle dolu olduğunu bildirmiştir.

Kendisine peygamberlik gelmeden önce de güzel ahlakın en güzel örneklerini sergileyen Resulullah Efendimiz (sav), İslam dinini insanlığa anlatırken de seçkin kişiliği ve güzel ahlakı ile bütün insanlığa örnek olmuştur. Aradan geçen on dört yüzyılda insanlık Onun ortaya koyduğu güzel ahlak ilkelerini yakalamaya çalışmıştır.

Peygamberimiz (sav)in hanımı Hz. Ayşe, Resulullah'ın (sav) güzel ahlakını şöyle anlatıyor: "Çirkin söz söylemezdi. Haya, terbiye ve nezakete aykırı bir davranışta bulunmazdı. Çarşı ve pazarda yüksek sesle konuşup gürültü çıkarmazdı. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi. Affeder bağışlardı." (Ebu Davud)

Hz. Ayşenin Peygamberimiz (sav)in ahlakı ile ilgili bir soru üzerine verdiği cevap, Onun yaşantısının, Kuran ahlakının hayata geçirilmiş şekli olduğunu göstermektedir :

"Ey müminlerin annesi Peygamberin ahlakı nasıldı?" Cevap verdi: "Resulullahın ahlakı... Müminun suresini okuyabiliyor musun? Bu sureyi onuncu ayetine kadar oku! İşte Allahın Resulünün ahlakı böyle idi" dedi. (Buhari)

Resulullah "En hayırlınız, ahlakça en güzel olanınızdır" diyerek bunun her mümin için ulaşılması gereken bir hedef olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, mümin nefsindeki tüm kötülüklerden sakınıp bu ahlaka ulaşmak için çaba harcamalıdır.

Su, buzu erittiği gibi güzel ahlak da günahları eritir; sirke balı bozduğu gibi kötü ahlak da ameli bozar. (Taberani)

Benim Katımda en sevimliniz, ahlakça en güzel olanınız ve etrafındakilerle hoş geçineninizdir ki, onlar herkesi sever ve herkeste onları sever. Benim Katımda en sevimsiziniz dedikodu yapan, dostların arasını açan ve tertemiz kimselerde kusur arayanlardır. (Bezzar)

Allah Katında kötü ahlaktan daha büyük bir günah yoktur. Çünkü kötü ahlak sahibi, bir günahtan çıkmadan diğerine düşer. (Esbahani)

Kul, ibadeti az olduğu halde, güzel ahlakıyla ahiretin yüksek derecelerine ve şerefli mevkilerine ulaşabilir. Ahlakı kötü olanlar da cehennemin alt tabakasına varırlar. (Taberani)

Bir mümin güzel ahlakıyla gece ibadet eden, gündüz oruç tutan kimselerin seviyesine yetişir. (Ebu Davud)

Kıyamet günü mizana konan iyiliklerin en ağırı takva ve güzel ahlaktır. (Ebu Davud)

Resulullah Efendimiz ( s.a.v.), namaza başlamadan şu duayı ederdi: Allahım bana güzel ahlak ihsan eyle, zira senden başka kimse güzel ahlak ihsan edemez. Allahım beni kötü huylardan koru ve uzaklaştır. (Müslim)


Kaynak: http://www.kuranahlaki.com

11/07/2007

Dağ ve Taşlarla İlgili Mucizeler






Peygamberimizi tanıyan ve emirlerine itaat edenler, sadece canlılardan ibaret değildi. Dağ ve taş gibi cansız şeyler de O'nun peygamberliğini tasdik etmişti, (onaylamıştı)
Hazreti Ali, Hazreti Câbir ve Hazreti Ayşe Validemiz, üçü birden haber veriyorlar ki:
"Peygamber Efendimiz dışarıya çıktığında, yolu üzerindeki ağaç ve taşlar, ona:
— Esselamu aleyke Ya Resulallah" (selam sana ey Allah'ın Resulü) diyorlardı.
Hazreti Ayşe Validemizin anlattığına göre, Efendimiz şöyle demişti:
— Cebrail bana peygamberliği getirdiğinde, yanından geçtiğim bütün taş ve ağaçlar: "Sana selam olsun Ey Allah'ın Resulü" diyerek beni selamlıyordu.

* * *

Peygamberimizin özel hizmetinde bulunan Hazreti Enes anlatıyor:
"Peygamber Efendimizin yanındaydık. Avucuna küçük taşları aldığında, o taşlar tesbih etmeye (Allah'ı anmaya) başladılar. Peygamberimiz o taşları daha sonra Hazreti Ebubekir'in ovucuna koydu, yine tesbih ettiler. Hazreti Ömer'in eline verdi, tesbih etmeye devam ettiler. Sonra ondan alıp Hazreti Osman'a verdi. Taşlar yine tesbihe başladılar. Sonra o taşları benim ve Ebu Zer'in eline koydu. Taşlar sustular."

* * *

Peygamberimiz, Hazreti Abbas ve dört oğlunun üzerini bir örtüyle örterken şöyle dua etti:
"Ya Rab!.. Bu benim amcam ve babamın öz kardeşidir. Bunlar da onun çocuklarıdır. Ben onları bu örtüyle nasıl örtüyor ve koruyorsam, Sen de onları Cehennemden öyle koru"
Birden evin kapısı, duvarları ve damı, "âmin, âmin" diyerek Peygamberimizin bu duasına iştirak ettiler.

* * *

Hazreti Enes, Ebu Hureyre, Hazreti Osman ve daha dünyadayken Cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Hazreti Sa'd, hep birlikte haber veriyorlar ki:
"Efendimiz, Hazreti Ebubekir, Ömer ve Osman'la birlikte Uhud Dağına çıkmıştı. Uhud Dağı, ya onların büyüklüğünden, ya da böyle bir ziyaret karşısındaki sevincinden dolayı heyecanlanıp yerinden kımıldadı. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle ferman etti:
— Dur ey Uhud!.. Şüphesiz ki üzerinde bir peygamber, bir sıddık ve iki de şehit var.
Bildiğiniz gibi Hazreti Ebubekir'in lâkabı, yani sonradan takılan adı, "Allah ve peygamberine çok sadık ve bağlı" mânâsına gelen "Sıddık" idi. Efendimiz, yukarıdaki sözüyle onun bu özelliğini doğrularken, Hazreti Ömer ve Osman'ın da şehit edileceğini haber veriyordu. Sonunda da öyle oldu.

* * *

Efendimiz Mekke'den Medine'ye hicret ederken, Allah düşmanı olan putperestler onları takip ediyordu.
Peygamberimiz, o sırada Sebir Dağı üzerindeydi. Dağ:
— Ya Resulallah, dedi. Lütfen benim üzerimden ininiz. Eğer kâfirler sizi benim üzerimdeyken vururlarsa, korkarım ki Allah beni cezalandırır.
Bunun üzerine Hira Dağı çağırdı:
— Ya Resulallah, bana gel.
Bugün hacca veya Umreye giderek bu dağları ziyaret eden müslümanlardan bazıları, yukarıdaki sırdan ötürü Sebir Dağında korku, Hira Dağında ise emniyet (güven) hissi duyduklarını ifade ederler.
Bu hadiseden anlaşılır ki, o koca dağlar bile Allah'ın kullarıdır. Peygamber Efendimizi tanır ve severler, başıboş değillerdir.

* * *

İbni Abbas ve İbni Mesud, birlikte haber veriyorlar: "Mekke'nin fethedildiği gün, Kabe ve etrafında, dip taraflarından taşlara bağlanmış vaziyette üç yüz altmış tane put bulunuyordu. Peygamber Efendimiz, elindeki ucu kıvrık değneği o putlara çevirerek:
— Hak geldi, bâtıl (yalan ve yanlışlar) yok oldu. Muhakkak ki bâtıl, yok olup gidicidir, dedi. Peygamberimiz, elindeki değneği hangi puta yöneltirse, o put devriliyordu. Putun yüzüne işaret ettiyse, put arka üstü düşüyor, arkasına işaret ettiğinde ise, yüz üstü yuvarlanıyordu. Hepsi tek tek devrilerek parçalandılar.

* * *

Efendimiz, peygamberlik vazifesiyle görevlendirilmeden önce, amcası Ebu Talip ve arkadaşlarıyla birlikte ticaret yapmak üzere Şam tarafına gidiyordu. Yol üzerindeki bir kiliseye yaklaştıklarında, insanların içine hiç çıkmayan Bâhira adlı bir rahip, onların yanına geldi ve o zamanlar henüz oniki yaşında olan Efendimiz'e işaret ederek şöyle dedi:
"Bu çocuk, şu âlemin (bütün kâinatın) reisidir ve peygamber olacaktır."
Kureyşliler sordular: "Nereden biliyorsun?"
O rahip dedi ki:
"Siz buraya gelirken, baktım ki üstünüzde bir parça bulut var. Siz nereye giderseniz o da sizinle geliyor ve bu çocuğun üstünde alçalıp ona gölge yapıyor. Hem bütün taş ve ağaçlar, ona secde eder gibi bir vaziyet içine giriyor. Bu ise sadece peygamberlere yapılır."
Bâhira, Yahudi bir rahip olmasına rağmen çocuk yaştaki Muhammed'i tanımış ve O'nun beklenen son peygamber olduğunu anlamıştı. Çünkü Yahudilerin mukaddes kitabı olan Tevratta, asırlar sonra gelecek olan bu yüce peygamberin özellikleri belirtiliyordu. Rahip Bâhira, bundan dolayı diğer Yahudilerin de Efendimizi tanıyabileceğinden ve O'na zarar vereceklerinden korktuğu için, Ebu Talip'ten Efendimizi Mekke'ye götürmesini istedi. Ebu Talip te onu dinleyerek geri döndü.

* * *

Bazı mucizeleri, sahabelerin ağzından dinlemiştik. Aşağıdaki mucizeyi ise, bizzat Allah'ın kelâmından (Kur'andaki sözlerinden) dinleyeceğiz:
İslâm ordusunun Allah düşmanları ile yaptığı ilk savaş olan Bedir Harbi, sayısız harikalarla doluydu. Efendimiz, bu harp sırasında yerden bir avuç toprak aldı ve:
"Yüzleri kara olsun" diyerek düşman ordusu üzerine fırlattı.
Efendimizin söylediği bu söz, Allah tarafından bütün kafirlerin kulağına tek tek ulaştırılırken, atmış olduğu o bir avuç toprak da, yine Allah tarafından her bir düşman askerinin gözüne girerek onların kaçmasına sebep oldu. Halbuki düşman ordusu, bu mucizeden biraz önce müslümanlara hücum etmekteydi.
Yüce Rabbimiz, Bedir Harbindeki bu mucizeyi, Kur'andaki Enfal Suresi'nin 17. Ayetinde şöyle "(O toprağı) Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah.attı."
Rabbimizin Efendimize ihsan ettiği bu mucizenin aynısı, Huneyn Harbinde de yaşandı ve Allah düşmanları, Peygamberimizin attığı bir avuç toprakla perişan olarak kaçmak zorunda kaldılar.

* * *

Bedir Harbinde yaşanan sayısız harikadan birisi de, Hazreti Ukkaşe ile ilgiliydi. Bu yüce sahabinin kılıncı, Allah ve Peygamber düşmanlarıyla savaşırken kırıldı. İslâmiyetin ilk yıllarındaki fakirlik sebebiyle de yedek silah yoktu.
Efendimiz, Hazreti Ukkaşe'nin bu durumunu görünce, kendisine kılınç yerine uzunca bir değnek (sopa) verdi ve şöyle dedi:
"Git bununla harp et."
Hazreti Ukkaşe savaşmaya başladığında, o değnek Allah'ın izniyle uzun ve beyaz bir kılınca dönüştü ve "el-avn" (yardımcı) namıyla bütün sahabiler arasında şöhret buldu. Hazreti Ukkaşe, hayatı boyunca şeref duyduğu o kılıncı bir an bile yanından ayırmadı ve Yemâme Harbinde şehit düşünceye kadar o kılınçla savaştı.
Yukarıdaki mucizenin bir benzeri de Uhud Harbinde yaşandı.
Peygamberimizin halasının oğlu olan Hazreti Abdullah'ın kılıncı, müşriklerle (Allah'ın bir olduğuna inanmayanlarla) savaşırken kırıldı. Ve Peygamberimizin ona verdiği değnek (ağaç sopa), bir mucize eseri olarak kılınca dönüştü.
Bu kılınçta Ukkaşe'nin kılıncı gibi şöhret bulmuş ve meşhur tarihçilerden İbni Seyyid'in belirttiğine göre, Hazreti Abdullah tarafından daha sonraları Buğay-ı Türkî namındaki bir adama iki yüz (altın veya gümüş) liraya satılmıştır.


alıntıdır.

9/20/2007

Salat ve Selam Senin İçindir Ey Nebi!

Efendiler Efendisi’ne (sas) her fırsatta salât u selam getirmemiz ona karşı vefamızın gereğidir. Çünkü, salât u selamlarla onu her anışımız, hem onun peygamberliğini bir tebrik, hem getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkür ve hem de bildirdiği fermanlara itaatimizi ve biatımızı yenilememiz manasına gelmektedir.

Efendiler Efendisi’ne salât u selâm okumakla, ahd-ü peymanımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dahil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş oluyoruz. “Seni andık, Seni düşündük; Allah Teala’ya Senin kadrini yüceltmesi için dua ve dilekte bulunduk” demiş ve “Dâhilek ya Rasulallah / Bizi de nurlu halkana al ey Allah’ın Rasulü!..” talebimizi tekrar ederek onun engin şefkat ve şefaatine sığınmış oluyoruz.


Salât u selama Efendimiz’den daha çok biz muhtaç bulunuyoruz. Ona müracaatımızla mevcudiyetini, büyüklüğünü kabullenmiş ve küçüklüğümüzü, hiçliğimizi ilan etmiş; aczimiz ve fakrımızla beraber, şiddetli ve çok büyük bir günün endişesiyle melce ve mencâ olarak Resul-ü Ekrem’e dehâlet etmiş, arz-ı ihtiyaç ve arz-ı halde bulunmuş oluyoruz.


“Salât”, tebrik, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelmektedir. Salât kelimesinin çoğulu “salavât”tır. Kur’ân’da buyurulur ki: “Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey mü’minler, siz de Ona salât (ve dua) edin ve samimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) Bu âyeti kerimeyle, Peygamberimize salât ve selamlar getirip hürmetlerini arz etmek her müslümanın yapması gerekli olan bir görevdir. Her müslüman en azından “Âllâhümme salli alâ Muhammed - Allâhım rahmet ve bereketin Efendimiz Hazreti Muhammed üzerine olsun” diyerek salât getirmek mecburiyetindedir.


Efendimiz, “Yanında benim adım anılıp da bana salât getirmeyen kişinin burnu sürtülsün, hakarete uğrasın.” buyurmuştur. Bu hususta; bazı alimler, “Hz. Peygamber’in adı ne kadar anılırsa anılsın bir defa salât edilmesi yeterlidir.” derken, alimlerin çoğunluğu ise, “Efendimiz’in adı her anıldığında salât u selam getirilmesi gereklidir.” demiştir. Bazıları, insanın, ömründe bir kere salât u selam getirmesinin vâcib olduğunu söylerken, İmam Şâfi gibi kimseler de nâm-ı celil-i Muhammedî her anıldığında hemen salât u selamla Ona senâda bulunmak gerektiği kanaatindedirler.


Salât u selam meselesine vefa borcu nazarıyla bakmak lazım. Efendimiz’e karşı borçluyuz. Allah, bazılarımız için ağır gelebilecek şekilde her an o borcu ödüyor olma şuuru içinde bulunmakla bizi mükellef kılmamış. Her an O’nu hatırlıyor olma, O’na hiç durmadan salât u selam getirme teklifinde bulunmamış. Fakat, biz zaten O’nun getirdiği dinin hükümlerine riayet ettiğimizde bir yönüyle O’na karşı medyuniyetimizi de sürekli dile getirmiş oluyoruz. Günde beş defa minarelerimizden olduğu gibi gönüllerimizden de yükselen ezanımızı düşünelim. Her namaza yürüyüşümüzde, “Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden, Şehbâl açınca rûh-u revân-ı Muhammedî; Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i, Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.” (Yahya Kemâl) sözlerinin hakikatini seslendiriyor ve önce ezanla vefamızı ilan ediyoruz.


Zât-ı Uluhiyet’in yanında Efendimizin nâm-ı celîlini de anıyoruz. “Lâ ilahe illallah”ın, “Muhammedün rasûlullah “tan ayrılamayacağını, şehadetin ancak ikisini beraber söylemekle gerçekleşmiş olacağını gösteriyoruz. Üstad Hazretleri’nin de Mektubât’da belirttiği gibi, kelime-i şehadetin iki kelâmının birbirinden ayrılamayacağını, onların birbirini tazammun ve isbat ettiğini, biri birisiz olmayacağını ifade ediyoruz. Evet, madem Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Hâtemü’l-Enbiyadır, bütün enbiyanın vârisidir. Elbette O, bütün vusûl yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sadi-i Şirazî gibi derler: “Ey Sâdî! Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek almadan bir kimsenin selâmet ve safâ yolunu bulması imkânsızdır.”


Gözümüz Seninle aydın Ya Resulallah


Cenabı Hakk’ın isminin yanında Efendimizin de adının bulunmasıyla alakalı Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif’inde şunu nakleder: Hazreti Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâbı Allah’a Efendimiz’i şefaatçi ederek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Allah Teâlâ’nın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun rasûlullah’ yazısını gördüm. İsmi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri, Sen’in yanında en kıymetli olsa gerek!” şeklinde cevap vermiştir. Bazı kitaplarda rivayet edildiğine göre, ezanı işiten kimse, birinci “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah” denilince: “Sallallahu aleyke ya Rasûlallah = Allah sana salât etsin, ey Allah’ın Peygamberi!” der. İkinci defa,
“Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” denilirken de “Karret aynî bike, ya Rasûlallah = Gözüm seninle aydın oldu/olsun, ey Allah’ın peygamberi!” der. Bunları söylerken de, baş parmaklarının uçlarını öperek gözlerine sürer ki, bunun müstahab olduğu ifade edilir. Gözüm seninle aydın oldu... ne güzel bir söz. Hani, Türkçemizde “göz aydınlığı” tabirini kullanırız.. çocuğu doğana, oğlu askerden gelene, evladını evlendirene... hep “gözünüz aydın olsun” deriz ya!. İşte “Karret aynî bike ya Rasûlallah” sözünün karşılığı da aynı manadır. Yani, onun nam-ı celilinin her ilan edilişinde âdetâ yeni bir viladete, yeni bir vuslata ve bambaşka bir şeb-i arûsa şahit oluyor gibi “Ya Rasûlullah, Seninle gözümüz aydın oldu” deriz: Sen geldin her şey karanlıktan kurtuldu, her varlık ışığa gark oldu. Sen geldin, gözlerimizin içi aydınlandı, kalbimiz aydınlandı, dünya aydınlandı, ukbaya giden yollar aydınlandı. Sen geldin, yürüdüğümüz yollar nurlandı, adımımızı atacağımız, ayağımızı basacağımız yerler aydınlandı.


Kaynak : Ailem Dergisi/175


8/11/2007

Rasulullah'ın Vefatı ve Defni

Salim Aydın

Efendimiz’in vefatı ve sonrasında yaşananlar ashab için yeni bir imtihan olmuştu.
Hz. Ömer (ra) ölümü bir türlü kabul edemezken,
Hz. Ebû Bekir ise her zamanki soğukkanlılığıyla onu ve diğer ashabı sakinleştiriyordu.


Rasûlullah’ın (sas) vefât haberi, ashâb üzerinde büyük bir hüzün meydana getirdi.
Daha sabahleyin ayağa kalkmış halde görmüşler, iyileşiyor diye sevinmişlerdi.
Acı haber, herkesi şaşkına çevirdi. Münâfıklar ise, “Hak peygamber olsaydı, ölmezdi...”
gibi küstahça sözler söylemişler, ortalığı bulandırmışlardı. Bu duruma sinirlenen Hz. Ömer, kılıcını çekerek, “Rasûlullah (sas) ölmemiş, bayılmıştır. Kim Muhammed öldü derse, boynunu vururum.” diyordu. Böyle bir hengâmede metânetini muhâfaza edebilen sâdece Hz. Ebû Bekir oldu:


-Sizden her kim Muhammed’e (sas) tapıyorsa, iyi bilsin ki, O (sas) öldü. Her kim Allah’a kulluk ediyorsa, iyi bilsin ki, Allah bâkîdir, asla ölmez.” dedi ve şu anlamdaki âyetleri okudu:


“Muhammed ancak bir peygamberdir. O’ndan önce de nice peygamberler geçti. Eğer o ölür, veya öldürülürse geri mi döneceksiniz. Her kim geri dönerse, Allah’a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükâfatını verecektir.” (Âl-i İmrân Sûresi, 144) Hz. Ebû Bekir’in sözlerini ve âyetleri dinleyince herkes kendine geldi. Aynı gün Benî Saide sofasında toplandılar. Hz. Ebû Bekir’i halife seçtiler. (1 Rabiulevvel 11 H./ 27 Mayıs 632 M.)


Rasûlullah’ın (sas) cenâzesi, halîfe seçimi yapıldıktan sonra, salı günü yıkanıp hazırlandı. Son hizmetinde bulunabilmek isteyen herkes, Hz. Âişe’nin odası önünde toplanmıştı. Bu yüzden Hz. Ali odanın kapısını kapattı, içeriye kimseyi almadı. Yalnızca Ensar adına Bedir mücâhidlerinden Havlî oğlu Evs içeri alındı.


Rasûl-i Ekrem’in (sas) mübârek vücûdu, bir sedir üzerine konuldu. Dış elbisesi soyuldu. Yıkama işini bizzat Hz. Ali yaptı. Amcası Abbâs ile oğulları Abdullah, Fazl ve Kusem, cesedin çevrilmesine yardımcı oldular. Üsâme ile azadlı kölesi su döktüler. İç gömleği çıkarılmayıp vücûdu üzerinden ovulduğu için Hz. Ali’nin eli Rasûlullah (sas)’in mübârek vücûduna dokunmamıştır.


Cenâzelerde genellikle görülen koku ve nahoş şeylerden hiçbiri O’nda yoktu. Bu yüzden Hz. Ali, “Hayâtında da pâksın, ölümünde de pâksın.” diyerek yıkadı. Üç parça beyaz pamuk bezi ile kefenlenip odanın kapısı açıldı. Mübârek naaş, sedirin üzerine konmuştu. Önce erkekler, sonra kadınlar, en sonra da çocuklar ayrı ayrı namazını kıldılar Rasûlullah (sas) hayâtında olduğu gibi ölümünden sonra da herkesin imâmı olduğu için, O’nun cenâze namazında kimse imâm olmadı. Hz. Âişe’nin odası küçüktü. Bu yüzden namaz, gece yarısına kadar devâm etti. Efendimiz (sas), “Cenâb-ı Hak, peygamberlerin ruhunu, onların defnedilmesini istediği yerde kabzeder.” buyurmuştu. Bu sebeple Rasûlullah (sas)’ın kabri, Hz. Âişe’nin odasında, üzerinde son nefesini verdiği döşeğin serildiği yerde, Ensâr’dan Ebû Talha tarafından kazıldı. Salıyı çarşambaya bağlayan gece yarısı defnedildi. (2/3 Rabiulevvel 11 H-28/29 Mayıs 632 M.) Mübârek cesedini, kabri saâdete Hz. Ali, Fazl, Üsâme ve Avf oğlu Abdurrahman indirdiler. Hz. Âişe, “Biz Rasûlullah (sas)’in defnedildiğini, çarşamba gecesi gece yarısı duyduğumuz kürek seslerinden anladık.” demiştir.

 

8/06/2007

Efendimizin (s.a.v) kullandığı 40 öğretme metodu

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, evrensel bir eğitim-öğretim sistemi getirmiş ve bütün kalpleri, bütün ruhları, bütün akılları, bütün nefisleri ideal ufka yükseltecek bir mesaj sunmuştur. Sadece O'nun getirdiği sistemdir ki hem ruhu, hem aklı hem de nefsi,
yükselebilecek en son noktaya ulaştırmıştır.



1. Efendimiz, söylediği hakikatleri bizzat yaşayarak hayatıyla göstermiştir.
2. Dinî yükümlülükleri tedrîcî (yavaş yavaş, basamak basamak) bir sistemle öğretmiştir.
3. Öğretmede orta yolda durmaya ve insanları bıktırmaktan uzak durmaya riayet etmiştir.
4. Öğrenenler arasındaki kişisel farklılıkları göz önünde bulundurmuştur.
5. Karşılıklı konuşma ve soru-cevap şeklini kullanmıştır.
6. Yanlış düşünceyi söküp atmak ve gerçek doğru bilgiyi net bir şekilde muhatabın kafasına yerleştirmek için aklî ölçüleri kullanmıştır.
7. Muhataplarına soru yöneltmiş, böylece onların zeka ve bilgi seviyelerini ölçmüştür.
8. Mukayese ve örneklendirme metodunu kullanmıştır.
9. Benzetme ve halk arasında yaygın olarak kullanılan örnekleri kullanmıştır.
10. Anlattığı hususu, elinde herhangi bir şey ile yere ve toprağa çizerek bizzat göstermiştir.
11. Sözle beraber jest ve mimiklerini kullanmış ve el ile işaretlerde bulunmuştur.
12. Önemine binaen, halin mümkün kıldığı bir nesneyi bizzat eline almış, eliyle kaldırmış ve arkasından söyleyeceği hususu söylemiştir.
13. Muhataplarından bir soru gelmeden söze önce kendileri başlamıştır.
14. Muhatabının sorusuna eksik ve fazla olmadan cevap vermiştir.
15. Muhatabının sorusuna, onun ihtiyacına binaen sorduğundan daha fazlasıyla cevap vermiştir.
16. Muhatabını, güzel bir hikmete binaen, sorduğu sorudan daha önemli bir hususa yönlendirdiği de olmuştur.
17. Soru soranın sorduğu soruyu tekrarlamasını istemiştir.
18. Muhatabın aldığı cevabı tekrar etmesini istemiştir. Böylece cevap unutulmayacaktır.
19. Bildiği bir husustan dolayı kişiyi imtihan etmiştir ki bununla doğru cevap vereceği için kişiyi sena etmek, övmek istemiştir.
20. Önünde olan bir olaya karşı susma yolunu tercih etmiştir.
21. Öğretme esnasında meydana gelebilecek imkan ve fırsatları değerlendirmiştir.
22. Latife ve şaka yoluyla öğretmeyi tercih etmiştir.
23. Öğrettiği hususu yeminle tekit etmiş perçinlemiştir.
24. Öğretilen hususun önemine binaen sözü üç kere tekrar etmiştir.
25. Konunun önemini oturuşunu ve duruşunu değiştirerek ve sözü tekrar ederek göstermiştir.
26. Cevabı geciktirerek muhatabın sorusunu tekrar etmesini sağlayarak onu uyarmıştır.
27. Muhatabı intibaha sevk etmek için, onu omzundan veya elinden tutmuştur.
28. Muhatabı teşvik için veya onu sıkıntıya sokacak bir durumdan dolayı, bazı hususların gizli kalmasını yeğlemiştir.
29. Söyleyeceği hususun hafızalarda daha iyi yer etmesi veya ezberlenmesi için, sözü kısa ve öz bir şekilde ifade etmiş, daha sonra ise ayrıntılarına geçmiştir.
30. Cevabın birkaç madde ile verileceği durumlarda önce cevabın kaç maddeden oluştuğunu bildirmek için sayıyı söylemiş daha sonra saymıştır.
31. Va'z etme, nasihat etme ve öğüt verme metodunu kullanmıştır.
32. İnsanların şevklerini kamçılama veya neticesi elem verici hususlardan şiddetle uzaklaştırma (Tergib ve terhib) metodunu kullanmıştır.
33. Kıssa ve geçmiş ümmetlere ve insanlara dair haberlerle öğretme metodunu uygulamıştır.
34. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda önce nazik bir hazırlık süreci hazırlamış ve soruyu öyle cevaplandırmıştır.
35. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda üstü kapalı olarak kinaye yoluyla ve işaret ederek yetinmiştir.
36. Kadınlara öğretmeyi ve nasihat etmeyi de asla ihmal etmemiştir.
37. Halin gerektirdiği durumlarda öğretme hususunda azarlayıp paylamayı (ta'nif) ve kızmayı (gadab) da ihmal etmemiştir. Ne var ki onun paylaması ve kızması da merhamet yörüngesinde ve ümmetinin selameti için olmuştur.
38. Talim ve tebliğde, kitabeti (yazma metodunu) da kullanmıştır.
39. Yabancı dilleri (mesela Süryaniceyi) öğrenmesi için bazı sahabeleri görevlendirmiştir ki bu husus da günümüzde dünyanın dört bir tarafında İslam'ın güzelliklerini öğrenmek isteyenlere karşı yapılacak vazifenin çok önemli bir basamağını teşkil etmektedir.
40. Bizzat kendi mübarek zatıyla talimde bulunmuştur.

6/27/2007

Eğer Peygamber sav ziyaretinize gelse

 
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse,
Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı,
Merak ediyorum neler yapacağınızı...
Biliyorum ama
Böylesine şerefli bir konuğa açacağınızı en güzel odanızı,
Ona sunacağınız yemeklerin en iyisi olacağını,
Ve inandırmaya çalışacağınızı,
Onu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı;
Gerçekten evinizde ona hizmet etmekten alacağınız hazzı.
Fakat söyleyin bana,
Efendimizi evinize doğru gelirken gördüğünüzde,
Onu kapıda mı karşılayacaksınız?
Yoksa onu içeri almadan önce, aceleyle,
Bazı dergileri, gazeteleri çarçabuk saklayıp
Yerine Kur'anı mı koyacaksınız?
Peki hala Amerikan filmlerini seyredecek misiniz televizyonda?
Yoksa kapatmaya mı koşacaksınız aceleyle,
O size kızmadan önce?
Kimbilir? belki de ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını mı dilerdiniz,
Hatırlayamadığınız en son çirkin kelimeyi...
Peki ya dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız?
Ve bunun yerine ortalığa,
Kitaplarınızın raflarında tozlanmış,
Hadis kitapları mı çıkaracaksınız?
Hemence içeriye girmesine izin verecek misiniz?
Yoksa teleşla ne yapayım diyerek,
Sağa sola mı koşturacaksınız?
Merak ediyorum:
Eğer Peygamber Efendimiz,
Bir kaç günlüğüne sizinle birlikte yaşasa,
Yapmaya devam edecek misiniz,
Her zaman yaptığınız şeyleri?
Ailenizdeki sohbetler eski halini koruyacak mı?
Her yemekten sonra sofra duası etmeyi,
Yine zor mu bulacaksınız?
Hiç yüzünüzü asmadan,
Oflayıp puflamadan,
Her vakit namazınızı kılacak mısınız?
Ya sabah namazı için,
Sıcacık yatağınızından,
Erkenden fırlayacak mısınız?
Peki ya yine mırıldanacak mısınız,
Her zaman söylediğiniz şarkıları?
Ve okuyacak mısınız,
Her zaman okuduğunuz kitapları?
Peki bilmesine izin verecek misiniz,
Aklınızın ve ruhunuzun beslendiği şeyleri?
Yoksa hiç bilmemesini mi isterdiniz?
Şöyle diyelim ya da:
Gideceğiniz her yere götürebilecek misiniz
Peygamberi de?
Yoksa birkaç günlüğüne değişecek mi planlarınız?

Tanıştırmaktan onur duyacak mısınız en yakın arkadaşınızı onunla?
Yoksa hiç karşılaşmamalarını mı umardınız,
Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle?
Şimdi söyleyin açık yüreklilikle,
Onun kalmasını ister misiniz sizinle?
Sonsuza dek, hep birlikte...
Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız,
Ziyareti bitip gittiğinde?
Gerçekten bilmek ilgi çekici olabilir değil mi?
Bilmek ve düşünmek,
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse
Yapacağımız şeyleri...
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse,
Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı,
Merak ediyorum neler yapacağınızı

-
alıntı-

6/22/2007

Hz Muhammed sav niçin çok hanımla evlenmiştir?

 
Hz. Resul Efendimiz isteseydi daha gençliğinde iken ; genç , zengin bir çok kızla evlenebilirdi.
Bu imkanı vardı fakat evlenmemişlerdir:
Peygamber efendimiz kendi döneminde ‘Muhammedü’l-emin ‘ (güvenilir Muhammed )
olarak adlandırılmış ,sadece zenginlerin üye olabildiği ‘Hılfu’l-fudul’ derneğine zengin olmadığı halde kabul edilmiş, çevresince kendine güvenilen, genç, ahlaklı ve yakışıklı bir insandı.
Kabeyi su bastığı zaman ‘ Haceru’l –esved ‘ taşını , kabile reisleri arasında tek reis olmayan peygamberimiz yerine koymuştur.Peygamber efendimiz peygamberliğini ilan ettiği zaman Mekkeli müşrikler peygamberimize şu teklifte bulunurlar : ‘Ey Muhammed eğer sen para istiyorsan sana para verelim, başımıza başkan olmak istiyorsan seni başkan yapalım, eğer istiyorsan seni kabilemizin güzel kızlarıyla evlendirelim.Yeter ki sen bu davadan yani islamı anlatmaktan vazgeç. ‘
Peygamberimiz onlara şu cevabı verir: ‘Bir elime ayı , bir elime güneşi koysanız ben bu
davadan vazgeçmem.’

Görüldüğü gibi Peygamberimizin dünya malına düşkün olması veya benzeri bir iddia gerçek
olsa idi , daha genç iken tüm bu imkânları elinin tersi ile bir kenara itmemesi gerekirdi!
Ama O Yüce insan , insanları battığı ahlaksızlık ve kötülük batağından kurtarmak için
mücadele ve iftiralara muhatap olma pahasına iyiliği tebliğ ve yayama yolunu tercih etmişlerdir...
Peygamberimiz 25 yaşına kadar evlenmemiş , ibadetle meşgul olmuştur.
Peygamber efendimiz 25 yaşında iken 40 yaşında ve dul olan Hz. Hatice ile evlenir.Hz. Resul Hatice annemizle zenginliği için evlenmemiştir.Çünkü Hz. Resul , Hz. Hatice’nin tüm malını
Allah yolunda dağıtmıştır (Hz. Resul daha sonra kendisine gönderilen hediye ve altınları da fakirlere dağıtacaktır.) Hz. Hatice ile peygamberimiz 25 sene evli kalırlar.Hz. Hatice , peygamberimize :’Ey Muhammed ben yaşlandım , artık başka hanımla evlen ‘ deyince peygamberimiz şu cevabı verir: ‘ Böyle söyleme Hatice , üzülürüm.’Hz. Hatice 65 yayında
vefat eder. Hz. Resul 2-3 sene daha kimse ile evlenmez , 53 yaşına gelir.

Not : O dönemde ‘sahabi’ ( Peygamber Efendimizin arkadaşları) savaşlarda şehit oluyor,
eşleri dul, çocukları yetim kalıyordu. Peygamberimiz sahabiye bu dul hanımlar ile
evlenmelerini, onları evsiz, çocuklarını bakımsız bırakmamalarını tavsiye ediyor, kendisi de
bu dul hanımlar ile 53 yaşından sonra evleniyorlar.

Hz. Sevde: 53 yaşında, dul.

Hz. Aişe: Peygamberimizin dul olmayan tek eşidir. Peygamberimiz genç yaşta olan
(17-18 yaşlarında : Hz. Aişe’nin ablası Esma hicrette 27 yaşındaydı. Hz. Aişe ablasından 10 yaş küçük olduğuna göre onun da hicrette tam 17 yaşında olması gerekir. Ayrıca Hz. Aişe peygamberimizden önce Cübeyr’le nişanlanmış, daha sonra dini nedenlerle ayrılmışlardı.
Demek ki evlenecek çağda bir kızdı, nişanlanmış, nişan bozulmuş sonra peygamberimizle evlenmiştir-) Hz. Aişe ile evlenir. Müslüman hanımların sormaya utandığı sorulara cevap vermesi için peygamberimiz Hz. Aişe ile evlenmiş ve onu öğretmen olarak yetiştirmiştir. Hz. Aişe peygamberimizden 2000 hadis rivayet etmiş, Müslüman kadın ve erkeklere öğretmenlik yapmış, hatta Müslüman orduların komutanlığını dahi üstlenmiştir.

Hz. Hafsa: Dul,

Huzeyfe kızı Zeynep: 60 yaşında dul,

Ümmü Seleme: 65 yaşında 4 çocuklu dul,

Cahş kızı Zeynep: Dul,

Ümmü Habibe: 55 yaşında dul,

Cüveyriye, Safiye: Esir (esir ve cariyelerle evlenmek âdet değil iken peygamberimiz onlar ile evlenerek onların da aile kurma haklarının olduğunu , onlarında insan olduğunu çevresindekilere ispat eder .)

Meymune: 2 çocuklu dul,

Mısırlı Mariye: Cariye

Hz. Resul 50 küsür yaşına kadar tek eşle evli kalıyor ,her türlü dünyevi teklifleri reddediyor ve 50 yaşından sonra genç ve zengin bir çok kız yerine koruma ve tebliğ amacını güden , karşılıklı rızaya dayanan evliliklerini objektif olarak inceleyen herkes evliliklerin hiç birinde dünyevi bir amaç olmadığını görebilirler yeterki tarafsız olarak olayları inceleyebilelim.
Bazılarının aklına şu soru takılabilir, evlenmeden o kadınlara yardım yapılamaz mı idi ?
NE KADAR IYI BILINIRSE BILINSIN BIR ERKEK DUL BIR KADININ EVINE ARADA BiR BILE OLSA VE KADINLAR 50-55-65 YASLARINDA BILE OLSA UGRARSA DEDIKODU KAÇINILMAZ OLUR! ÖZELLIKLE BÜTÜN PROJEKTÖRLER ÜZERINE ÇEVRILI VE DEVAMLI HATASI ARANAN BİR UYARICI VE “REJİM DÜŞMANI “ ( ! ) OLURSAN... HZ. MUHAMMAD’E DÜŞMANLARI (HAŞA ) “ DELİ, CİNLENMİŞ , YALANCI... “ DEDİLER
AMA HİÇ BİR DÜŞMANI ONA " ŞEHVET DÜŞKÜNÜ , ÇIKARCI, RÜŞVETÇİ , ..." DİYEMEMİŞTİR. ÖZELLİKLE BU KONULARDA DÜŞMANDAN DAHA İYİ ŞAHİT Mİ OLUR.. AYRICA EFENDİMİZİN OLAYA CİNSEL AÇIDAN YAKLAŞMADIĞININ BİR DİĞER DELİLİ BAZI " ANNELERIMIZIN" YASLARINDAN DOLAYI O TÜR IHTIYAÇ DÖNEMINI ÇOKTAN GEÇTİKLERİDİR HELE YAS 50 -65 ARASI İSE VE ÜLKE INSANLARIN ERKEN OLGUNLASIP YASLANDIGI SICAK BIR ÜLKEDE YAŞANILIYORSA ... YAZI BÜTÜNÜ İLE OKUNUNCA ZATEN HZ. MUHAMMED'IN DÜNYA ZEVKINE DÜSKÜN OLMADIGININ ÖRNEKLERI ILE DOLU OLDUĞU GÖRÜLECEKTİR.
NE MUTLU O’NA VE O’NUN İZİNDEN GİDEBİLENLERE !

Bazı ön yargılı çevreler Hz. Zeynep annemiz ile Hz. Resul’ün evliliklerine dillerine dolarlar.
Güya Hz. Zeynep’ten hoşlanan Hz. Resul onun eşinden boşanmasını bekleyip onunla evlenir. Halbuki Hz. Zeynep Hz. Resul’ün akrabasıdır ve daha onu kız iken tanımaktadır. İstese onunla kız iken evlenebilirdi. Halbuki evlenmedi ve kendi eli ile Zeynep’i evlatlığı olan kölesi ile evlendirir. Ailenin devamı için huzursuzluk baş gösterip, boşanma talepleri gelince Hz. Resul
hep bunlara engel olur. Fakat aile kendiliğinden dağılıp boşanma vuku bulunca her konuda, her türlü tapuyu yıkmakla görevlendirilen Hz. Resul, evlâtlıkta evlât gibidir. ‘Evlenince hanımı kızın gibi olur’ türünden ön yargıları yıkmak için Allah’ın ayeti ile emretmesi üzerine Hz. Zeynep ile evlenir. Tapu dolayısıyla dedikodular çıkacağını bile bile, çünkü Hz. Resul insâni olmayan tüm tapu-taassuplara savaş açmıştı: Kadın savaşmıyor, miras alamaz, kız çocuğu uğursuzdur, namusumuza leke getirebilir, diri diri gömülmelidir. Soy erkek çocuktan devam eder, kız çocuk soyun kesilmesine neden olur...gibi bir çok günah – zararlı ön yargıları, yaşayarak, hayatıyla peygamber efendimiz yıkmış, yok etmiştir.

Hz. Muhammed’e atılan bir diğer iftira ‘da HZ. Safiye ile evlenmeleri olayıdır : Güya Hz. Resul esir olan Safiye annemize “ benimle evlenirsen seni serbest bırakırım , “ diye bir teklifte bulunmuştur. Halbuki olay şöyle gelişmiştir:

...Savaşta esir olan yahudilerden olan Hz. Safiye ‘ye Hz. Resul “ sana bir teklifim var , istersen serbestsin mallarını al ve git , istersen sana evlenme tekif ediyorum ,müslüman ol ,yanımda kal"teklifini özgür ve hür iradesiyle değerlendiren Hz. Safiye annemiz , kendi isteği ile teklifi kabul eder ve Hz. Muhammed’in yanında kalır. Bunun üzerine Müslümanlar “ biz annemizin akrabalarını esir etmeyiz , “ diyerek esir edilen tüm yahudileri serbest bırakırlar... yahudilerde bu gelişmeler üzerine islama girerler...
Peygamber Efendimiz bir günde iki öğün sıcak yemek yememiştir. Bazen aylarca evinde sıcak yemek bulunmazdı. Sirke ile kuru ekmek yer ve “Ne güzel nimet” buyururdu. Hasır üzerinde yatar, uyandığı zaman vücudunda hasırın izleri belli olurdu. Müslümanlar uyurken gece yarısı kalkıp namaz kılmak kendisine farzdı. Kendisine iftar etmeden birkaç gün üst üste oruç tutmasına izin verilmiştir.
Hz. Resul insanlara karşı merhametli idi. Kendisini her türlü kötülükten koruyan amcası Hamza’yı öldürüp ciğerlerini yiyen Hint’i ve katili Vahşi'yi affetmiş, kendine hakaret edip, Müslümanları öldürüp aç ve susuz yurtlarından kovan Mekke Müşriklerini,Hayber'li yahudilerin hidayet bulmaları için onlara dua etmiştir.Kendisini zehirlemeye çalışan Yahudi kadını afetmiş , bir topluluk içinde kendisine karşı ağzı bozuk ve saygıdan uzak bir şekilde konuşan kadına karşı takındığı yumuşak ve seviyeli tutumu ile kadının hal ve hareketlerinin değişmesine sahip olmuş , çevresine gerektiğinde nükteler yapan , Nisa suresini dinlerken gözyaşlarını tutamayan ," insanlara hizmet eden insanların efendisidir" buyurup ,halka gerektiğinde eliyle su dağıtan , kibirleden uzakişleri paylaşmayı seven ,evinde iken herkes gibi " ayakkabılarını tamir edip,elbiselerini dikip temizleyen kendi işini kendi gören ,koyunları sağan b.r insan olan Hz. resul çocukları da çok severdi : Onları bir sıraya dizer karşılarına geçer “ bana ilk gelene hediye vereceğim” derdi, çocuklar sevinç içinde O’na koşar çevresini sararlardı. Torunlarını sırtına alır , namazda iken onların kendi sırtlarına çıkmalarına izin verirdi.Bayram günü ağlayan ,aç bir çocuğu temizleyip doyurmuş ,ona bayram sevincini tattırmış , her çocuğa yetişkin gibi selam verip, onlarla şakalaşır ,namaz esnasında ağlayan bir çocuk sesi üzerine , çocuğun ailesinin cemaat içinde olabileceğini düşünüp namazı hızla bitirmiş , kendisine 9 sene hizmet eden Enes'i bir defa bile azarlamamış ... bir insandı.
Hz. Resul hayvanlara ve bitkilere de merhametli idi. Yere uzanmış iken elbisesinin üzerine yatan kediyi uyandırmamak için elbisesini keserek ayağa kalkar, islâm ordusunun yolu üzerine çıkan bir köpek ve yavrusunu rahatsız etmemek için ordunun yolunu değiştiren , susuz bir deve görünce eli ile ona su veren peygamberimiz , savaş vakti bitkilerin kesimini yasaklamış, “yarın kıyamet kopacağını bilseniz ağaç dikin” buyurarak insanları ağaç dikmeye davet etmiştir.
Peygamberimiz evlilikleri ile büyük bir merhamet örneği göstermiş, hayatının son senelerinde karşılıklı rıza ile fedakârlık göstererek Müslüman hanımlara kol kanat germiştir. Ayrıca bu evlilikler Peygamber Efendimizin hanımlarının kabilelerini de etkilemiş, onların kendiliğinden İslâm’a ısınıp kabul etmelerine vesile olmuştur.

BATILI İNSANLAR KADAR İSLAM PEYGAMBERİNE OBJEKTİF YAKLAŞABİLSEK VE O'NU ÖRNEK ALABİLSEK YETER!